Sivil Hayata Geçiş (1)

Okul ile ilişiğimin kesilmesinden sonra ; uzunca bir müddet aile sofrasından uzaklaştım. İştahım da

kesilmişti. Üzüntümden ötürü, yatak odasında geçirdiğim günlerimde, anneciğimin bir tepsi içerisinde bana getirmiş olduğu yemeklere de pek iltifat etmediğimi, merhamet dolu bakışlarını

gördükçe, üzüntüm bir kat daha artıyordu.

Suçlu muydum ? Suçsuz mu ? Bunu o günkü aklımla düşünerek, bir karara varamıyordum.

Beynimdeki (Belleğimdeki) ''Cinsi Sapıklık'' mevhumu (Vehim, hayal,kuruntu) bir türlü aklımdan

çıkmıyordu. Bütün öğretmenlerin ; karakterleri icabı, hepsinin iyi olduklarına dair değişmez bir

hüküm (Yargı) yoktur. Talebelik hayatımın, sona erdirilmesine sebep olan öğretmenime, ''Beddua''

etmiyordum. Gece dualarımda, onun için ''Islah'' duasında bulunuyordum.

Üzüntümü azaltacak, bir meşgalem (İş,güç) yoktu.

Günlerden bir gün babam ; beni sofrasına çağırttı. Yüz yüze geldiğimde; yüzündeki ciddiyete

mağlup olmuş merhametinin ifadesini gördüğümde ; ne büyük bir hata işlediğimi, bir kere daha

idrak ettim. Sessiz geçen bir-iki dakikadan sonra ; babacığımın titrek bir sesle :

'' - Oğlum ! Bundan sonraki hayatın, çok zor şartlar içerisinde geçecek. Mücadelen zorluklara

rağmen, başarılarının yollarını arayacaksın. Ben ve annen, mücadelende, belki seninle birlikte

olmayacağız. Askerlik görevinden sonra, tabiat kanunları gereğince ; evlenip, çoluk, çocuk

sahibi olacaksın. Velhasıl (Sözün kısası) ; Cenabı Hakkın, alnına yazmış olduğu, kaderinle

mücadele etmek suretiyle yaşamaya gayret edeceksin.

Gayret senden, takdir Cenabı Haktandır Evladım! '' dedi.

Her iki elini öptüm. Bana iletmiş olduğu direktif (talimat,yönerge) üzerine, başımı iki ellerinin

içerisine alarak, alnımdan öptü.

İçim kan ağlıyordu. Yanından ayrıldıktan sonra, yatak odama geçtim. Kendimi tutamıyarak,

hüngür, hüngür ağladım.

Sevgili kardeşim Özer'den iktibas (alıntı) etmiş olduğum, (BABALAR) hakkındaki

makalesinden birkaç cümleyi anılarıma almak istiyorum,

'' - Baba destek demektir. İnsanın omuzunda bir eldir her zaman. Baba demek sevgi

demektir. Baba demek güven demektir. Yalnız yürüdüğünüz ve düşündüğünüz bir

yolda : arkanızdadır. Baba bir bilgidir. Hiçbir ansiklopedide yoktur, onun size öğrettikleri.

Baba demek hayat tecrübesidir. Baba limandır. Azgın dalgalarla boğuştuğunuz, hayat

denilen denizde ; kollarını açmış , sizi bekleyen bir limandır.''


Anılarımda bahse konu olan : ''BİCO'' lakabını (takılmış ad) izah etmem gerekiyor.

Bu lakap ; bir sıfat olmayıp, sadece anlamı bile olmayan, ne sözlükte ve ne de imla

kılavuzunda dahi bulunmayan bir nesne..

Bir ata sözü deyimi vardır. ''Yiğit lakabı ile anılır!'' Lakaplar toplum tarafından

yakıştırılan, bazen anlamlı , bazen anlamsız kelimelerdir. Bu kelimelerin çoğu,

okul sıralarında, arkadaşlar tarafından, yakıştırılır. Misal olarak , sınıf arkadaşlarımdan,

''Deve Feridun'' ''Goy goy Nedim'' '' Çançan Cemil'' ''Budak Burhan''ı sayabilirim.


Benim lakabıma gelince :

Televizyon devri başlamadan önce ; yıllarca evvel, Ankara Radyosu elemanlarından ,

halk türküleri sanatkarlarından, ''Muzaffer Sarısözen'' o tarihlerde Anadolunun

muhtelif bölgelerinden, derlemiş olduğu, halk türkülerini ; evvela dinleyicilere dikte

ettirerek, bilahare seslendirerek, öğretici bir programı sunmaktaydı. Bunların içerisinde

de tamamını unuttuğum, ancak bir kuplesini, hatırladığım türkünün sözleri şöyleydi.

Bico nerden geliyon

Samanlıktan aşağı

Sen de Bico ben de Bico

Dahara Bico ' Heyyyyy...


'' Göztepeli Bico'' lakabımında, bu türküden mülhem olarak verilmiş olduğunu tahmin

ediyorum.


Babam ; bütçemize bir katkıda bulunması düşüncesi ile köşkümüzün bir kısmını, yazlık olarak

Engin Sağlamlar isminde ihtida etmiş ; (Müslüman dinini kabul etmiş) bir musevi vatandaşa

kiralamıştı. Sözü edilen Engin Bey : Ankara'da bir firmanın muhasebe işlerini tedvir (Çevirme,

Yönetme) ediyordu.

Ev sahibi- Kiracı münasebeti dolayısıyla da çok samimi bir havanın yaratılmasına vesile (Bahane)

olmuştu. Engin Sağlamların İzmir doğumlu, musevi bir vatandaş olduğunu biliyorduk. Kendi

ifadelerine göre ; askerliğini Havacı teğmen olarak yaptığını, bu arada Atatürk'ün manevi kızı

''Sabiha Gökçen'' ile de uçuşlarda bulunduğunu anlatmıştı.

Ancak ; bir ihbar sonucunda, doğumu musevi olan vatandaşların, orduda rütbe sahibi olarak,

askerlik görevini yapmaları, o günkü askerlik yasası dolayısı ile mümkün olmadığından,

yine askeri bir merasimle, apoletlerinin sökülerek, erliğe terfi (!) ettirildiğini üzülerek

ifade ederdi.

Ben şahsen o zamanlarda işsiz, güçsüz bocalama devrini geçirmekteydim. Hangi baltaya

sap olacağımı , hangi işi yapabileceğimi, araştırmakla meşgul oluyordum. Deyim yerindeyse;

(Sudan çıkmış balık) gibiydim. Bu duruma annem kadar babam da üzüntü duymaktaydı.

Kiracımız Engin Bey ; bir gün beni işaret ederek ; '' - Bu delikanlı ne iş yapar ! '' dedi.

Babam da kısaca durumumu izah etmişti. Bunun üzerine Engin Bey babama hitaben :

'' - Ziya Beyciğim ! Oğlunu bana emanet et onu Ankara'ya götürüp, muhasebe yardımcısı

olarak, bana hizmet etsin ! '' dedi. Babam ise lafın gelişi olarak ;

'' - Eti senin, kemiği benim olsun !'' diyerek o anda şifahi (Sözlü) bir antlaşma yaptılar.

Yaz mevsiminin sona ermesi ; yazlık kira müddetinin de bitmesi dolayısıyla, Engin Bey

ve ailesinin Ankara'ya dönmesi takarrür (Kararlaşma, Karar kılma) etmişti.

Engin Bey ; beni Ankara'ya götürmek üzere ; babamdan tekrar izin almak suretiyle de

benim Ankara'lı olmam da belli olmuştu.

Ankara'da kaldığım müddet içerisinde ; Engin Bey beni kendi evinde konuk etti.

Ben artık Engin Beyin deyim yerinde ise (Emir Eri ) olmuştum.

Sabahları beraberce evden çıkıp ; Ulus Meydanındaki (Posta Caddesinde Kain) İş yerine

gelip ; mesai bitiminde (Akşamleyin) dükkanın kepenklerini indirip, yine Engin Beyle

birlikte eve dönüyorduk. Engin Beyin Eşi (ESTER ABLA) bana evladı gibi bakarak,

benim her türlü ihtiyaçlarımın giderilmesinde bir anne şefkatiyle yerine getiriyordu.

Engin Beyin benden küçük bir kız ve bir oğlan çocuğu babasıydı. İnci adındaki kızına

derslerinde yardım etmek benim görevim olmuştu. Zaman zaman sosyal yaşantı gereği olarak

Engin Beyin evinde toplantılar tertip ediliyordu. Bu toplantılarda ekseriya ticaretle uğraşan

arkadaşları ile akrabaları bulunuyordu.

Konuşma dili ; musevice (Yahudice) ve fransızca olarak yapılmaktaydı.

İlk zamanlar bu konuşmalardan bir şeyler anlamamakla birlikte , zaman geçtikçe bazı

konuşmalardan ahkam çıkarırdım. Lise'de geçen üç sene zarfında az da olsa fransızcadan

bir şeyler kapmıştım.

Toplantılarda ; karşılıklı veya topluca bir konu üzerinde hararetli konuşmalar yapılır ; bazen

bu konuşmalar ; (Bama göre tahmin ve ön sezi olarak) hakarete benzettiğim durumların

meydana gelmiş olduğunu zannederdim.

Hatta bazen öyle durumlar husule gelirdi ki ; o anda silahlar veya bıçaklar çekilip, birbirlerine

zarar vereceklerini bile düşünürdüm. Ancak ; konuşmaları idare eden kişi Türkçe olarak :

'' - Bırakın bu konuyu, getirin oyun kartlarını !. '' diyerek bir anda havanın süt-liman olduğunu

da gözlemlemiştim.

Engin Beye bu durumu sorduğumda ; bana ertesi günü veya günlerinde yapılacak olan

ticari yöntem ve durumların münakaşasını (Tartışmasını) yaptıklarını söylerdi. Saniyen ;

sabah işe başlamadan, (Evden çıkış yapmadan) ;

'' - Bizler (Musevileri kastederek) izzet-i nefsimizi (Onur ve ön saygımızı) sabahleyin,

yatak odasındaki çekmecelerden birine

kilitler, akşam eve döndüğümüzde, onurumuzu kilitli çekmeceden çıkarıp,kuşanırız.

Engin Bey bir gün bana :

'' - Behiç !. Bana karşı kullanmış olduğun (BEY) kelimesini bırak, bana (AĞABEY) dersen

sevinirim '' demişti.

Engin Ağabey çok açıkgöz olup ; ticaretin bütün kaidelerini bilen, yaptığı işten, umulan neticenin

alınmasını sağlayan bir kişiliğe sahipti. Mucit idi (İcat eden, yeni bir şey yaratan kişi)

Bir aralık ; piyasadan ıskarta oto lastiklerini toplayıp ; patentini aldığı (PASCO PASPASI)

namı altında, her yerde kullanabilen, bir nevi paspas icat etmişti.

Şöyle ki : kiraladığı bir atölyede ; ıskarta oto lastiklerini , ufak ufak parçalara bölüp,

çelik tellerle birbirlerine bağlandıktan sonra, muhtelif renklerle boyayıp, piyasaya arz ediyordu.

Zamanla eskitemediğimiz o paspasları evlerimizin girişinde de kullanabiliyorduk.

Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra ; almış olduğu ; ''Patenti'' (Bir buluşun kullanma

hakkını belirleyen belge) büyükçe bir değerle satmıştı.

Engin Ağabeyin yanında, uzunca bir zaman kaldıktan sonra ; askerlik görevine davet edildiğim

güne kadar, büyük bir hevesle çalıştım.

Engin Ağabey ; Ankara'nın (Posta Caddesinde Kain) (TİKOM LİMİTED ŞİRKETİ) ile

(HALK SİGORTA ANONİM ŞİRKETİ)'nin Ankara Acenteliği'nin muhasebelerini tedvir

(Yönetme) ediyordu İşe başladığımın altı ayın sonunda ; muhasebe defterlerini benim uhdeme

(Sorumluluğuma) terk etti.

Bu arada ; muhasebedeki ilk dersimi, Ankara Kurtuluş Orta Okulundan arkadaşım olan, Sacitten

almıştım. Arkadaşım Sacit bir kamu kuruluşunda ; Muhasebe Müdürlüğünü yapmaktaydı.

Bana ; '' - Muhasebe bir borç_alacak müessesesidir. Her bir borçlunun, bir alacaklısı vardır.

Bu kaziye-i muhkemeyi (Kesin hüküm) bilirsen, muhasebeyi başarırsın ! '' demişti.

Engin Ağabey muhasebeyi bana devrettikten sonra ; yazıhanede bil'fiil çalışmamla birlikte,

boş zaman yarattığımda, ticaret liselerinde okutulan muhasebe kitaplarını da okumaktaydım.

Yukarıda adı geçen (Tikom Limitet Şirketi) beyaz eşya dediğimiz , emtianın ticaretini

yapmaktaydı. Şirketin Müdürlüğünü ise : Mehmet Ali Gencay isminde çok kibar ve efendi olan

(Rahmetli) bir İstanbul Efendisiydi. Muhasebe defterlerinin, benim tutmam hususundaki

müsaadelerini, itiraz etmeden, Engin Ağabeyin teklifleri üzerine hiçitiraz etmeden hemen

kabullenmişti. Bazen dükkanda ve bazen de yazıhanede bulunarak, çalışmalarımı büyük bir

ciddiyet içerisinde ifa ediyordum.

Beyaz eşya dediğimiz emtia ; buz dolabı, çamaşır makineleri, ocak, v.s. Emtiaları peşin

olarak sattığımız gibi, vadeli satışlar da yapmaktaydık. İşbu satışlardan almış olduğumuz

senetler ''Kıymetli Evrak'' olarak kasamızda saklayıp, ihtiyaç hallerinde bunları kullanırdık.

Muhasebede ; senet işlemleri biraz karmaşık , (Kavranması zor) olan işlemlerdendir.

Zira senetler ;

  • Elimizdeki Senetler,

  • Tahsildeki Senetler

  • Teminattaki Senetler

  • İştira Senetleri

  • İstikraz Senetleri

  • Protestolu Senetler

  • gibi, muhtelif pozisyonlarda (Durumlarda) değerlendirilir.

Bu gibi işlemleri muhasebe kayıtlarına almak ; dikkat isteyen, hataları kabul edilmez işlemler

olarak kabul edilmektedir. Bu hususta yapmış olduğum kayıtların birde Engin Ağabey tarafından

çek edilmesini arzuladığımdan, problemi kendilerine götürdüm.

Engin Ağabey, çocuklardan bir boş kağıt isteyerek, Kendince bir takım (T)'ler kurarak , bana

izahatta bulunurken, bir anda hataya düştüğünde, kafama bir fiske vurmak suretiyle :

'' - Sen benden iyi muhasebecisin !. '' demişti.

Engin Ağabey ile Müdürümüz Mehmet Ali Gencay ile birlikte iki seneye yakın çalışmam

oldu. Askere gitmemem için, M.Ali Gencay dostları vasıtasıyla , askerliğimi bir yıl için

tecil (Erteleme) ettirmişlerdi.

20.Ekim.1950 günü bil'fiil (Gerçek olarak) askerliğe alındım. Cumhuriyet Bayramından ( 9 )

gün evvel askerliğe duhul (Girme) etmem, görevin ne kadar ciddi olduğuna delalet eder.

Askerliğimin ilk altı ayını ; Polatlıdaki Topçu Alayında, bilahare onsekiz ayını da

Milli Savunma Bakanlığı'nın Ankarada'ki Topçu Dairesinde yazıcılık görevini başarı ile

yürüttüm. Terhisim ise ; 29.Ekim.1952 tarihindeki kutlanacak Cumhuriyet Bayramından,

( 9 ) gün evvel terhis oldum.

M.S.B.(Topçu Daire)'sindeki ; baş yazıcı olmam ve daktilo kullanabildiğim için, Daire

Başkanlığının emir ve müsaadeleri ile S-3 subayının, Amerika'daki eğitiminden dönüp,

Anadolunun ( 9 ) yerinde konuşlandırılmış topçu birliklerine gönderilmek üzere İki

aylı (GİZLİ) (TOPÇU TALİMATNAMESİ) 'ni S-3 subayı ile birlikte hazırladık.

S – 3 Komutanını ; Milli Savunma Bakanlığı tarafından mükafatlandırıldı. Bana da

yazılı bir ''Takdirname'' verdiler.

Askerlik görevim sona ermişti. Askerlik ocağı gibi kutsal bir ocakta çok şeyler öğrendim.

Lise tahsilli olmam dolayısıyla ; logaritma ile askeri sürgülü cetvelini de iyi derecede

kullanabilmem, benim için bir avantaj olmuştu.

Bölüğümüzdeki erler, muhtelif şehir ve kasabalardan gelen, ilk okulu bile iyicene okumamış

askercikler, (THALES TEOREMİNİ) anlatıp ; logaritmayı öğretmek, kolay bir görev

değildi. Bu yüzden tekdir (Azar işiten) alan arkadaşlarımız vardı. Ben şahsen, elimden

geldiği kadar arkadaşlarıma yardımcı olmak istedim se de bu hususta başarılı olamadığımı

üzülerek belirtmek isterim. Zira ; askerlik görevinde boş zaman bulabilmek mümkün

değildir..


HAYATLA MÜCADELEM


Askerlik görevimi başarı ile bitirmiştim.

Şimdi önümde açılan perdeyi aralayarak, veya tamamı ile açarak ;hayatıma bir yön vermek

zamanı gelip çatmıştı. Hayallerim ve amaçlarım var ama param yoktu. Çalışmam gerekiyordu.

Hasbelkader ; Sıhhiyede bir yazıhanede halef-selef olduğum muhasebeci arkadaşım beni

İşvereni ile tanıştırdı. Selahattin Yurter isimli tüccar ; ithalat-ihracat işleriyle iştigal (Uğraşı)

ediyordu. S.Yurter iflas etmiş bir tacirdi. Muhasebeci arkadaşım :

'' - Ne olur bana yardıma gel!. '' diye ricada bulunmuştu.

Yapılacak iş ; tasfiye muhasebesiydi. Elimden geldiğince yardımda bulunmuş isem de iflas

dolayısıyla da bir ücret alma m mümkün değildi. Zira ; İşveren Selahattin Yurter birkaç zaman

sonra intihar etmişti. Vergi Usul Kanunu'na nazaran :

'' - Ölüm halinde vergi cezaları düşer ! '' hükmüne göre de fisebilillah (Ücretsiz çalışmam)

sona ermiş oluyordu.

İş arayışlarım devam ediyordu. Evvelce tanışmış olduğum, bir ''Banka Müdürü'' arkadaşım,

'' - Behiç Bey ! Şeref Sürmen adında bir tüccar, muhasebeci arıyor. İlgilenir misin '' dedi.

Almış olduğum adrese müracaat ettiğimde ; Şeref Sürmen adındaki zat :

'' - Hemen işin başına geç. '' diyerek bana o gün muhasebecilik görevini verdi. (1953 Yılı)

başında işe başlamış bulunuyordum.

Esas itibariyle ticari işin iki konusu vardı. Birincisi (İnşaat demiri imalatı) ile ikincisi

(Mıcır İmalatı) idi. Ayrıca (İnşaat İşleri) ile de iştigal (Uğraşı) konusu henüz teklif

safhasındaydı. İşe başladıktan, birkaç ay sonra ; Milli Savunma Bakanlığı'nın ; Subay

Lojmanları İnşaatı işi de bize ihale edilmişti. Tabiatıyladır ki muhasebe işlerinde hissedilir

bir şekilde artma husule gelmişti.

Şeref Sürmen ; nev'i şahsına münhasır (Eşi benzeri bulunmayan) yüksek tahsilli olmamakla

birlikte, büyük işlerin peşinde koşan, ve muhitinde (Çevresinde) pek çok dostu (!) olan bir

tüccardı.

(Ticaret işinde ''DOST'' ve ''DOSTLUK'' yoktur, bulunmaz.)

Bu deyim bir karine (Tahmin) olup ; seneler sonra (İFLAS)'a girdiğimizde,hakikati

anlamamız, bizleri hayal kırıklığına uğratacaktı. Düşenin dostu olmaz.

Şeref Sürmen Bey ile uzunca bir beraberliğimiz oldu. Ben hem muhasebeci, hem avukat

hem genel müdürü ve hem de bir dost olarak, beni bir çanta gibi kullanıyordu.

Şeref Beyin ilk evliliğinden, üç erkek ve bir kız çocuğu vardı. İkinci evliliğinden ise

üç kız çocuğu daha olmuştu. Ben aşağı-yukarı haftada iki veya üç sefer olmak üzere

evlerinde bulunuyordum.

Şeref Sürmen yedirip, içirme hususlarında çok eli açık bir kişiliğe sahipti.

Bu arada ; en büyüğü yedi yaşlarında olup ; ufak kızlarını kucağıma alıp oyaladığımı,

ilk okula giden kızının da derslerinde yardımcı olduğumu anımsıyorum.

Bazen evde konukları olur, sohbetlerinde (Görüşüp konuşmalarında) iki evliliğin

Karadenizlilere has şiarıdır (Adetidir) derdi. Tabii Şeref Sürmenin de Karadenizli

(Sürmeneli) olduğunu biliyoruz.

Günlerden bir gün ; Milli Savunma Bakanlığı'nın (Subay Lojmanları İnşaatı)'nın

bize ihale edilmiş olduğunu istihbar (Öğrenme) ettik.

Şeref Sürmen ; büyük bir sevinçle beni evine davet etti. Bu davete icap etmem gerekiyordu.

Apar-topar (Acele, çabuk) beraberce eve vasıl olduğumuzda ; Şeref Sürmenin Eşi eve

yemek olmadığını söyledi. Bunun üzerine Şeref Bey :

'' - Çabuk hemen bir çorba yap '' Talimatını verdi. Şeref Bey o gün çok mutluydu.

Masa kurulduğunda ; büfeden (70)'lik tabir edilen rakıyı çıkarıp, sofraya koydu.

Büyük su bardağı cesametinde (Büyüklüğünde) kadehlere rakıyı boşalttıp :

'' - Haydi şerefe ! Dedi.

Benim içki ile başım hiçte hoş değildir. Zoraki içsem bile ; bir hafta baş ağrısından,

kurtulamam. Şeref Beye beni bu hususta mazur (mazeretli, özürlü) görmesini söyledimse de

ısrarla içmem için icbar (Zorlama) etti. Bunun üzerine midemin boş olduğunu, yemekten

sonra içeceğime dair söz verdim. Sıcak çorba sofraya geldiğinde ; iki dilim ekmekle

zorlanarak yedim. Bu arada Şeref Bey hala içmemde ısrar ediyordu.

Muhtelif kaçamak yollarına tevessül ettimse de muvaffak (Başarılı) olamadım.

İçki bardağını elime aldığımda ; içimde tiksinme (İğrenme) duygusunu yenmeye çalışarak

kadehteki içkiyi bir nefeste (Fon-Dip) yaparak içtim. Şeref Bey :

'' - Oooooo !. İçki içmeyene bak ! Hadi bir kadeh daha !'' deyip : Kadehimi tekrar silme

doldurdu. Kurtuluş çarem yoktu. Göz kapaklarımın kapanmakta olduğunu hissediyordum,

Elime aldığım kadehi de birinci seferde olduğu gibi ikinci kadehi de bir nefeste içtim.

Kendimden geçmiştim. Oturduğum yerden düşmemek için, koltuğumu duvara dayadım. sorulanlara, cevap veremiyordum. Bu vaziyette tahminen bir-iki saat

koltuğumdan kalkamadım. Şeref Bey ; yüzümü yıkamamı söyledi. Küçük kızları beni

yönlendirerek tuvalete kadar götürdüler. İhtiyacımı ve yüzümü soğuk su ile yıkadığım

halde yürüyüşümde bile gayri ihtiyari (İstemeksizin) yalpalıyordum.

Eve dönmek için ; müsaadelerini alarak, yanlarından ayrıldım. Asansöre binmek istedimse

de arızalı olduğundan, sekizinci kattan itibaren merdivenlerden nasıl indiğimi hatırlamıyorum.

Sokağa ulaştığımda, yolumun üzerinde bulunan bir akasya ağacına sarılarak; midemdeki

afrayı hoyratça (Kabaca) boşalttım. Bu arızi düzelmenim bile bana bir faydası olmamıştı.

Uzunca bir mesafeyi, yürüyerek, daha doğru bir deyimle ''Sallanarak'' eve vardım,

Bir elimi duvara dayayarak, diğer elimle de zil butonuna ısrarla basarak, kapının açılmasını

bekledim. Kapının arkasından homurdanarak ban kapıyı açan yengem ;

'' - Sen sarhoşsun ! '' dedi. Cevaben :

'' - Ben sarhoş değilim, hastayım ! '' dedim.

Evde bulunanların yardımları ile elbiselerimi çıkararak, yatağıma yatırdılar.

Ev halkının söylediğine göre ; deliksiz ve eksiksiz bir uyku ile (10 veya 12) saat baygın

yatmışım. Bu olaydan sonra başımdan, böyle elim bir vaka geçmediğini samimiyetle

ifade ederim.

Şeref Sürmen Bey Efendi ile uzunca bir zaman çalıştım. (Tahminen on dört sene kadar)

Çalışmamın son senelerine isabet eden zaman, iflasa girildiğinde maaş verebilecek durumda

değildi. Ancak ay sonlarında yahut ay ortalarında ''Avans'' mahiyetinde ödemeler yapıyordu.

Bu aralar ; En küçük oğlum Aydoğan dünyaya gelmişti. İhtiyaçlarım oldukça fazlaydı.

Para kazanabilecek iş aramaktaydım. Şeref Sürmenin muhasebe işleri de oldukça azalmıştı.

Benden ricada (!) bulunarak, bir muhasebe yardımcısının, işinin başına getirilmesini

istediğinden, bu arzusunu yerine getirerek, arkadaşım olan Mustafayı muhasebe görevlisi

olarak, işin başına getirmiştim.

Buna rağmen hafta sonlarında, ziyaretinde bulunarak, münasebetimizi (İlişkimizi) uzunca

bir zaman devam ettirmiştim. Ta ki Şeref Sürmen Beyin vefatına kadar. Allah rahmet eylesin.

Şeref Bey iyi bir baba, iyi bir dost idi. Bir de iyi bir iş adamı idi.


Bir gün gazete ilanlarından iş ararken ; gözüme bir ilan ilişti. İş yerinin kavaklıdere Buğday Sokağında olduğunu, benim oturmuş olduğum semte yakın olması nedeni ile de dikkatimi

celb'etmişti. Bu nedenle de gösterilen adrese müracaat etmeyi yeğlemiştim.(Tercih etmiştim)

Evden çıkarken kız kardeşim Meral :

'' - Ağabey yemeğini ye de öyle çık ! '' demesine rağmen, meyus'ane (Umutsuzlukla) yola

koyuldum. Gazetede gösterilen adresteki iş yerinin zilini çaldım. Karşıma ; ileri de çok iyil

anlaşacağım, ''Gafur Sedef'' adında kahveci arkadaş beni karşılayarak, kahve ocağında bir

müddet misafir etti.

Karakteri icabı çok konuşan, açıkgöz tavırlı, pişkin ve olgun karakterli bir şahıs.

'' - B en seni çok sevdim. Seni işe almaları için, patronunun ismini telaffuz ederek,

Faruk Beye ben şahsen tavsiyede bulunacağım ! '' dedi.

Bir iki kere bahsetmiş olduğu, işveren Faruk Yalçın Beyin odasına doğru gidip-gelerek,

müsait bir durumun meydana gelmesi için araştırmalarda bulunuyordu.

Bana ocaktan ısmarlamış olduğu çayı içip-bitirdikten sonra ; Gafurun refakatinde Faruk

Beyin oda kapısını çalarak, huzura çıktık. Gafur :

'' - İşte size bahsetmiş (!) olduğum bey. Faruk Bey bu beyi işe almanız için ricada

bulunuyorum. '' dedi. Bu samimi davranışını ; kahveci-Patron ilişkisine aklım

. yatmamıştı. Sonradan öğrendiğime nazaran, Faruk Yalçın Bey ile Gafur Sedefin,

Diyarbakır İlinin, Ergani kazasından tanıştıklarını keşfettim.


Faruk Beyin huzurundaydım. Koltuğa oturmamı söyledikten sonra, gülerek Şahsi ve

Mesleki sorularına gereken cevapları verdim. Ben konuşmamı yaparken ; Faruk Bey

önündeki kırmızı kaplı, ciltli bir deftere not alıyordu. Sohbet : On beş dakika kadar

sürdü. Ayrılırken :

'' - Araştırmalarımızdan sonra, size cevap vereceğiz ! '' dedi.

Eve doğru yürürken, bu müracaatımdan bir netice çıkmaz kanaatindeydim.

Bir kahvecinin tavsiyesi ile olabilecek iş değildi.

Üzüntülü bir haleti ruhiye içerisinde eve vardım. Kapıyı açan kız kardeşim Meral :

'' - Ağabey !. Biraz evvel Faruk Yalçın isimli bir şahıs seni işe almak istediğini,

şartları görüşmek üzere ; yazıhaneye gelmeni söyledi.

Şaşırmıştım. Yirmi dakika evvel, beni sorgulayan, Faruk beyin bu kadar kısa bir zaman içerisinde karar vermesine şaşa kalmıştım.

Koşar adımlarla tekrar iş yerine vardığımda, kapıyı açan Gafur, büyük bir sevinç ve gurur

içerisinde beni Faruk Beyin odasına kadar götürdü. Kapıyı çaldım; Faruk Beyin huzurundaydım.

Emirlerini ayakta dinledim. Bana işe ne zaman başlayabileceğimi sordu . Cevaben ;

'' - Şu an Şeref Sürmen isimli bir firmada çalışıyorum. İş Kanununa göre ; On Beş gün sonra

işe başlayabilirim ! '' dedim. Bu cevabım üzerine Faruk Bey şöyle bir teklifte bulundu:

'' - O zaman, yarından itibaren, sabahtan-öğlene kadar benim muhasebemde, öğleden sonra da

akşama kadar, bahsetmiş olduğunuz yere hizmette bulunursunuz. Sana bu iş içinde , Aylık

olarak : 1.250.000.- TL. Ücret verebilirim. ! '' dedi.

Sevinçten uçuyordum. Şeref Beyi ikna etmem zor olduysa da bu şekilde çalışmam sona

erdiğinde, Faruk Yalçın ile kesintisiz ( 36 ) yıl sürecek çalışmalarımız başlamıştı bile.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !