1-Giriş

Türkiye Cumhuriyetinin başkenti ; ikinci büyük şehri ve İç Anadolu'nun, yukarı Sakarya bölümünde kurulu diye tarif olunan ANKARA'da 1927 Yılının Aralık ayının(8)inde soğuk ve karlı bir gününde dünyaya gelmişim.Babam görevi icabı ; T.C.D.D.Yollarının bünyesinde (Ankara Ambar Müdürü) olarak,İdarenin tahsis etmiş olduğu ; (İstasyon Evleri) diye anılan mahalde oturmakta idiyler.Tarihi değeri ihtiva eden bahse konu (Ev yahut EVLER) HAYDARPAŞA'dan ANKARA'yagelirken, tren hatlarının solunda kalan, tek katlı, sarı boyalı evimizde, mütevazi (alçak gönüllülük)yaşantımızı devam ettirmek zorunluluğumuz vardı.

Zira ; 1927 Yılında ANKARA'da diğer Anadolu Şehirlerinde olduğu gibi mesken sıkıntısıhad safhasındaydı. Bu küçük ve gösterişsiz evde dünyaya gelmek bahtiyarlığını daha henüztatmadan, kalın belli, koca elli ebemin, kıçıma indirdiği şamar ile ağlamağa başlamışım.Bilahare anneciğimin koca memelerinde toplamış olduğu, (SÜT)'ünü emmek suretiyle beni teskinetmiş olduğunu , anlatırdı zaman zaman...Dünyaya gelmem ve ailede ilk erkek çocuk olmam dolayısıyla da babamın, anneme karşı olansevgisini, merhamet duyguları ile besleyerek daha da çoğalan bir mutluluğa vesile olmuştum.Babacığım, annemi kaçırmak suretiyle ; evvela imam nikahı, bilahare (Resmi Nikah) yapmaküzere , evlilik bağlarını resmileştirmişlerdi. Zira ; dünyaya gelecek nesillerin , (nesebi gayrı'sahih)olmalarını önleyecek hukuki bir akittir.Ayrıca evlilik birliğinin kurulmasını sağlayan, sözleşme, Türk Hukuk sistemi içerisinde, mecburiyet şartını ortaya koymuştur Evliliğe ait bir takım kurallar vardır. Evlenme Türk MedeniKanununda ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.4.Nisan 1926 tarihinde yürürlüğe giren, sözü edilen yasaya göre ; evlenme tümüyle laik binitelik taşır. Resmi bir biçimde yapılan evlenme sözleşmesine ilişkin belge alınmadan dinseltören yapılmaz.Bu hususa muttali (Öğrenen) olan , aydın fikirli, (Rahmetli) babacığım, kanunun yürürlüğe konduğu tarihten; kaba bir hesapla, DÖRT AY sonra ; (Rahmetli) anneciğim ile (RESMİ NİKAH TÖRENİ) yapmışlardı. Bu yasal beraberlik, anneciğimin vefatına kadar, kesintisiz devam etmişolup ; annemin vefatından sonra da, babacığım, tek başına kalarak, hayatının sonuna kadar,hatıraları ile yapayalnız yaşamıştır.

Annem ; beni dünyaya getirdikten sonra, biri kız çocuğu olmak üzere, dört doğum daha yapmıştır.

Yaşantımız monoton bir biçimde devam ediyordu. Hayatımıza ait safhaları anlatmam gerekirse,O günkü sosyal ve ekonomik mahrumiyetlerini de yazmam icap eder.Bu arada yaşantımıza renk katan, anekdotları, kısa veya özlü anlatımı olan güldürücü fıkralarada yer vereceğim.

Yazımın başında da belirttiğim gibi : 1927 Yılında dünyaya gelmişim. Takriben doğumumdandört yıl evvel (29.Ekim.1923) tarihinde (CUMHURİYET) 'ilanı ve ilandan (16) gün evvelde,(13.Ekim.1923) Tarihinde , bir yasa maddesi ile de (ANKARA) başkent olmuştu.

(24.Temmuz.1923) tarihinde ; (LOZAN ANTLAŞMASI) ile barış temin edilmiş tarihte endergörülen , (Cihan Savaşı)'nın akabinde, Millet fakr'ü zaruret içerisinde , savaş yaralarını sarmaklameşguldü.Anayurdumuzun hudutları içerisinde, fakirlik ve yoklukla savaşan halkımız büyük bir hoşgörü(Müsamaha � Tolerans) göstermekteydi.Harpten (Cihan Savaşı)'ndan çıkan Yurdumuzun , Milli Ekonomisi çok zayıf olup; Bütçesidarlık içerisinde, kalkınma programlarının, büyük ihtiyaçlara gereksinim duyulmaktaydı.İş bu durum, savaştan çıkan ulusların kaçınılmaz kaderidir.Toplum yaşamını etkileyen, olaylar, tabiatiyle benim ailemi de etkisi altına almıştı.Babamla bu hususta olan diyaloglarımda ; Büyük ATATÜRK'ün ; 7.Mart.1928 senesinde(Fakir Öğrenciler için) ÇOCUK ESİRGEME KURUMU'na 1.000.- TL.(Bin Lira) ayrıca ;1Nisan1928 senesinde (Torbalı Depremi)'nde zarar gören ailelere yardım için 10.000.- TL.(On bin lira) bağışta bulunduğunu anlatmıştı.Bundan şu sonucu çıkarmamız mümkün olup ; yukarıda bahse konu rakamların, bu günküdeğerler karşısında ne kadar küçük, o günkü şartlar karşısında ne kadar büyük ulvi (Yüce)bir hareket olduğu yadsınamaz.

1927 Senesinin bir özelliği de ilk nüfus sayımının yapıldığı yıldır. Sayım neticesinde ;13.648.270 kişi olarak tespit edilmiştir.Türkiyede nüfus sayımı her beş yılda bir ; sonu sıfır veya beş olan yıllar , Ekim ayınınüçüncü haftasından sonraki , pazar günü yapılır. Bu yıldan sonra, (1935) Yılına kadarsayım yapılmamıştır.

Şu hususu samimiyetle ifade ederim ki ; doğumumu takip eden yıllarda, fevkalade ilgiçekici olayları hatırlayamıyorum.

Bu durum talebelik çağına ulaştığım ana kadar devam ettiğini rahatlıkla ifade ederim.

Seneler seneleri kovalarken ; babamın görevinde değişiklikler olmuş ; HaydarpaşaT.C.D.D.Yolları Ambar Müdürü görevinden, terfi ettirilmek suretiyle yine T.C.D.D.Yollarının bünyesinde (Hasılat Müfettişliğine) atanmış ve bu görev dolayısıyla dababacığımın, Yurt içerisinde sık sık seyahate çıkma zorunluluğu hasıl olmuştur.Benim ve kardeşlerimin yetişmelerinde en çok annemin tesiri ile aile terbiyesininöğrenilmesi mümkün olabilmiştir.Bilahare ; okul ve askerlik ocağından, elde edilen tecrübelerden gerekli hasletler(Huylar) edinmek suretiyle de yaşantımızı devam ettirmeye gayret ettik.Bu arada inişli-çıkışlı devreler olmuş ise de elde elde edinilmiş olan tecrübeler vesağlam aile terbiyesi sayesinde her hangi bir kötü duruma veya hakarete maruzkalmadık.

Burada bir parantez açıp ; yazmam gereken bir olayı kayıtlara geçirmem zarureti(Zorunluğu) gerekmektedir.

Babam, Haydarpaşa (T.C.D.D.) Ambar Müdürlüğüne atanmadan önce Ankara(T.C.D.D.) Ambar görevlisi olarak bulunmaktaydı. Bu görevinden, İstanbul'aatanması ise (1934) Senesi başlarında olmuş ve dolayısıyla da topluca (Ailece)İstanbul'a nakil olasılığımız vaki olmuştur.Babam ; bu esnada GÖZTEPE'de halen ikamet etmekte olduğumuz mahalde bir köşküsatın almak gerekliliğini duyarak, (ÇOLAK ETHEM PAŞA)nın köşkü diye anılanüç katlı, ahşap bir köşkü, (1482) Metre karelik arsası ile beraber, taksit ile de ödemek kayıt ve şartı ile satınalmıştır. Ancak, bu miktarın taksitler halinde ödenmesi bile çok zor olmuş, (Rahmetli)anacığımın ifadesine atfen (Peynir ve Emek) bulamadığımız zamanlarda dahi kardeşleriminve benim bu sıkıntılardan vareste (Serbest, rahat) kalmamız hususunda da annem ve babamınfedakar gayretleri sayesinde herhangi bir aşağılık duygusuna maruz kalmadık.

Seneler seneleri kovalarken, yedi yaşıma geldiğimde ; okul çağının gelmiş olduğunu idrak(anlayış, anlama) etmiştim.

Bu sıralarda ; vefatına çok üzüldüğüm, kahrolduğum erkek kardeşim (Yılmaz) ile birlikte(Göztepe Taş Mektep) diye anılan,ilk okul birinci sınıfına kaydedildik.Üçüncü sınıfa geldiğimizde, yukarıda adı geçen kardeşim (Yılmaz)ın vefatını, sırasıgeldiğinde ayrıca bilgilerinize sunacağım.

Birinci sınıftaki eğitimim devam etmekte iken ; (20.Haziran.1934) tarihinde 2525 Sayılıyasa ile (SOYADI) kullanma mecburiyeti konulmuştu.İmtiyazsız (Ayrıcalıksız) ve sınıfsız bir toplumun meydana gelmesini amaçlıyordu(SOYADI) yasası.Soyadı seçiminde ise babacığımın iş arkadaşlarının tavsiyesi ile (Ray adamı) anlamınıifade edecek olan (RAYMAN) Soyadını aldık.Soyadı Kanununun gereği olarak ; belirli bir süre içerisinde, (Soyadı) işleminin yapılmasıgerekirdi. Yaradılış icabı, bazı vurdumduymaz vatandaşlarımızdan bir kişi Nüfus Memurluğunabaş vurur. Henüz kendisine yakışacak bir soyadını tespit edemediğinden, Nüfus Memuru,tereddüt içerisinde bulunan kişiye şöyle bir tavsiyede bulunur.' - Size KUŞ soyadını verelim veya koyalım. ! ' der.Muhatabın (Kendisine söz söylenen) kabulü üzerine ; işlemleri yapılıp, sona erdiğinde,nüfus memuru, kemali safiyetle, (Saf bir biçimde) evrakı muhataba uzatarak :' - Buyurun BAYKUŞ !. ' der.Muhatap ; derin bir şaşkınlık içerisine her ne kadar aldığı soyadına itirazda bulunduysa dayapılacak bir işlemin olmadığına kanaat getirerek, tashihi (Düzeltme) işleminin yapılması

hususunda , (MAHKEMEYE) müracaat etme yolunu seçmeye mecbur olur.

İlk Okul birinci sınıftan itibaren, milliyetperver (Vatansever) öğretmenlerimizden, bizlereCumhuriyeti bahşeden, Büyük İnsan (ATATÜRK)'ün yaşantısındaki bütün olayları yerigeldiğinde, tafsilatlı (Ayrıntıları) ile anlattıkları, hala taptaze bir anı olarak hafızamdadır.Atatürk hakkındaki bütün öğrendiklerim, ilk okul sınıflarındaki çalışmalarımdan eldeettiğimi, rahatlıkla söyleyebilirim.İlk kitabımız olan, (ALFABE)'nin ilk sahifesinde, Büyük Önderimiz (ATATÜRK)'ünportresi ile öğrenimiz başlamıştı. Tahsil hayatımız devam ederken de (ATATÜRK)'ündevrimlerini gözlemlemek suretiyle , mutlu günlerimizin güzellikleriyle doya doyayaşıyorduk. (ATATÜRK) yaşadığı sürece ; Devr'i Saadet dendiğini bilmeyeniniz yoktur.Bugün ; (ATATÜRK)'ün devrimlerini hatırladığımda, hafızamda kazılı olan hususlarşunlardır.

1- Siyasi Devrim
3- Dini Devrim
3- Sosyal Devrim
4- Hukuki Devrim
5-Kültür Devrimi
6- Sanayi Devrimi

İlk Okul'un üçüncü sınıfında iken, evvelce de bahsetmiş olduğum üzere, Babam görevindebüyük bir başarı göstermek suretiyle , ' T.C.D.D.Yolları bünyesinde (GENEL İDAREMÜFETTİŞLİĞİ)'ne terfi ettirilmişti. Bu nedenle de babamın görevi dolayısile de tekrar(ANKARA)'ya dönmemiz gerekiyordu.Yerleşik düzenimiz ; kurulu olan köşkümüzü bırakıp, (ANKARA)'da kira evine geçmemizher ne kadar üzüntü vesilesi olmuş ise de bu durum dahi, Rayman Ailesinin mutluluğunaher hangi bir gölge düşürmediği gibi, birbirimize karşı olan sevgi ve saygıda kusuretmemiş idik.

Bu sıralarda Hükümetimiz , bazı binalara tedbir koyarak, (İkinci Derece de Tarihi Eser)olarak değerlendirilmesini talep ediyordu.Bizim de sahibi bulunduğumuz köşkümüzün de araştırmalarımız sonucunda, (İkinciDerecede Tarihi Eser ) olarak kayıtlara geçirilmiş olduğunu tespit ettik.Ancak; Kanun yürürlüğe girmeden önce ; yapılacak tasarruflar ile cezai durumbertaraf (Ortadan kaldırmak) mümkün olabiliniyordu.Aile meclisimizde , uzun müzakerelerden sonra, varılan karar neticesinde ; arsamızınyarısının ifraz (Ayırma, Bölme) edilerek, köşkü olduğu gibi muhafaza etmek kaydı ilekat karşılığı inşaat faaliyetine geçirilmesine karar verildi.

Yaklaşık, bir-buçuk dönümlük arsa üzerinde kurulu köşkümüzün adı (ÇOLAK ETHEM PAŞA)nın Köşkü ve renginden dolayı da tanıdık kişiler ; (KIRMIZI KÖŞK) olarakadlandırıyorlar idi. Köşkümüz büyük arsanın tam ortasında bulunuyordu.Arsamızın büyüklüğü dolayısıyla köşkün durumu itibarile de (ÖN BAHÇE) ve (ARKABAHÇE) diye sanki iki parçadan ibaretmiş gibi bir durum meydana getirilmiştiÇoğunlukla (ARKA BAHÇE)'de meyve ağaçları, (ÖN BAHÇE)'de bahçıvan ve babamıngayretleri ile yetiştirilen çiçek türleri mevcuttu.Ağaç türlerinden ; bilhassa dut, incir,erik,armut, vişne,ceviz, ve zeytin ağaçlarından gayriakasya ve dev asa çam ağaçları ile arsayı çepeçevre sarmış olup yetişmiş olan meyvelerikomşularımıza, göz hakkı olarak, dağıttığımız halde, bolluktan ötürü yerler dökülenmeyveler heba olmaktaydı.Çiçeklere gelince : umumiyetle ön bahçe ile arka bahçe arasında bulunan asma ağacı,bütün köşkü çepeçevre sarmış, aralarına karışan hanımeli ile asma gülü birbirlerinegirift bir haldeydiler. Arnavut olan bahçıvanın geometrik bir şekilde tanzim etmişolduğu bahçe, görenleri teshir (Sihir,Büyüleme) ediyordu Başta gül olmak üzere,yıldız çiçeği, ortanca, kasımpatı, zambak, (Envai çeşit ve renkte olmak üzere)karanfil, glayöl, şakayık, açelya, begonya, gülhatmi,süsen, kuzgun kılıcı, gecesefası kedi dili, arslan ağzı ve daha isim ve çeşitlerini bilmediğim çiçekler mevcuttu.Mevsimi geldiğinde yukarıda sıfatlandırdığım arnavut bahçıvanın arka bahçemizdekabak, patlıcan, biber (Çeşitleriyle), domates fasulye, bamya, pırasa, taze soğanyetiştirirdi. Bu nedenle de pazara gitmek zahmetinden sarfı nazar ederek,ekonomik katkısından dolayı da aile bütçemizde, büyükçe bir tasarruf imkanınasahiptik.Çiçek, meyve ve ağaçların bakımları bahçıvan tarafından yapılmakla birlikte,babamın da gayretleriyle daima canlılıklarının devamı,müşterek mesailerinebağlıydı.Arsamız dahilinde bulunan ve (ÇOBAN KUYUSU) olarak tabir edilen ,çapı geniş, derin bir kuyudan emme-basma tulumba vasıtası ile ihtiyacımız olan(SU) buradan temin edilmekteydi,. Çiçeklerin sulanması ise ; ekseriya hortumlaşehir şebekesinden temin edilen su ile yapılırdı.Gün bitimine yakın, gölgelerin güneşle oynaştığı saatlerde, sulanan çiçek veağaçların güzellikleri, dillere destan olabilecek bir tablo yaratırlardı.Leylak ağaçlarının, nisan ayı başlarından itibaren , uzunca bir müddet,yaymış oldukları koku, (Rayiha) bizlere, Yahya Kemal'in çiçekler hakkındayazmış olduğu şiirleri anımsatmaktaydı.(Rahmetli) anneciğimin, akşam sofrasıiçin hazırladığı, kızartmaların kokuları , gece ampullerinin aydınlattığıbahçede kurulu sofranın enva-ı çeşit meze ve yemeklerin emsalsiz manzaralarıile yine (Rahmetli) babacığımın, tulumba ile su çekmekten yorulan kollarınısıvazlarken, çiçek sulama angaryasından kaçan kardeşlerimin hayali, halagözlerimin önünde yansımaktadır.Çoban kuyusuna, soğuması için sallandırılan karpuz ve kavundan gayri, su,et ve meyve ve sebzelerin, bozulmadan ve bayatlamadan, uzunca bir müddetmuhafaza edilmesi de hafızamdan silinmeyecek anıları el'an hatırlarım.O günlerde ; buzdolabından bahsetmek şöyle bir kenarda dursun, yıllar sonrabile hayal etmek dahi mümkün değildi.Hayatımız monoton bir şekilde devam ederken, ikinci dünya savaşı da başlamıştı.Ben ve diğer kardeşlerimle birlikte tahsil ve eğitimimize devam etmekteydik .

TAHSİL HAYATIM

Talebelik hayatımın ilk basamağı olan okula, (1934) senesinde ; Göztepe'de(TAŞ MEKTEP) diye anılan okulda başladım.(Birinci, İkinci ve Üçüncü sınıfları başarı ile bitirdim.Öğretmenimiz ; genç ve güzelliği ile herkesi büyüleyen ; o zamanki tabiri (deyimi)ile hocamız (Berika Hanım Efendi) üstün öğretme kabiliyeti olan, otoriterdavranışları ile de okuma ve yazmayı çok çabuk öğrendik.İlk okul (Dördüncü) sınıfına devam etmem gerekirken, benden bir yaş küçüğümolan kardeşim, Yılmaz ile birlikte , aynı anda '' Amipli Dizanteri'' denilen, başkabir deyimle ; Tıp Literatüründe (Bağırsak Amibiazi) denmektedir.Sıcak ülkelerde çok sık görülen, yerleşik bir hastalıktır. Bazı zaman : nedenibilinmeyen akut bir nöbetle başlar, başlıca karmaşası, karaciğer apsesidir, amabaşka organlarda da apse yapabilir. Teşhis (tanımı) taze dışkının incelenmesiylekonur. Netice : kötü sağlık koşulları yüzünden, gelişmekte olan ülkelerdeyerleşik olarak, çok sık görülür.Bunu anlatmadaki maksadım ; bu menhus ''Uğursuz'' hastalık yüzünden,evvelce de bahsetmiş olduğum, benden bir yaş küçük kardeşim Yılmazınvefatıdır. Vefatında (On) yaşında bulunuyordu. İkimiz de ayni anda buhastalığa ; içmiş olduğumuz, sağlıksız sulardan kaynaklanmış olduğunudoktorlardan öğrendik.Hastalığımız aşağı-yukarı bir yıl devam etti.Benim vücudumda cılk yaralar çıktı. Devamlı kaşınmak ihtiyacı duyuyordum.Kaşındıkça kanayan yaralarımdan dolayı, ebeveynlerimi üzmekteydi.(Rahmetli Annem) kaşıntıdan dolayı kanayan yaralara mani olmak için,amerikan bezinden, her iki elime enfeksiyona mani olmak için, torba biçiminde,parmaksız eldivenler dikmişti. Zira, bu cılk çıbanları kaşımak suretiyle daha çokenfeksiyona (Bulaşma, sirayet) sebep olacağıydı.Doktorların teşhisine göre ; benim yaşamam mucizelere bağlıydı. Bunu da üstükapalı anlatımla, ihsas etmişlerdi. Bu nedenle de vücudumda gittikçe çoğalanyaraların yayacağı mikroplardan korunması için, kardeşim Yılmazın, doktorlarıntavsiyesi üzerine ; çok dikkatli bakımının yapılabilmesi için onu Ankara'daki T.C.D.D. İdaresinin hastahanesine yatırdılar.Hastalığımıza ; ''Sulfaguanidin'' isimli, bir ilacı almak suretiyle, tedavimize devamedilmekteydi.Ancak harp yıllarında ; yerli ilaç sanayinin henüz gelişmekte olması, ilacımızınpahalı ve piyasadan temin edilmesi de zor oluyordu.Dar bütçeli babamın, gayretleri ile bu ilacı bulmanın telaşı, da ayrıca aileminbünyesinde, zor günlerin yaşanmasına da sebep oluyordu.Benim evdeki tedavim esnasında, ebeveynlerimin derin üzüntülerini de kaydetmedengeçmeyeceğim. Tıbbın o günkü kanaatine göre, benim gibi hastalara fazlamiktarda ''SU'' vermek doğru bir hareket sayılmıyordu.Bu günkü tedavide ise : suyun bol miktarda verilmesine cevaz veriyordu.Hastalığım devam ettiği süre içerisinde vücudum ateşler içinde yandığı bir gününgecesinde, annem ve babam uyuduktan sonra, gecenin ilerleyen zamanında, -sendeleyerek ve zar-zor ayakta, sürüklenerek, ebeveynlerimin yatak odasına girdim.Annemin ve babamın derin uykularına devam etmekteyken, annemin yanı başındakikomodinin üzerinde bulunan, (80 ) derece limon kolonyasını içtim, tekrar yerdesürünerek, yatağıma döndüm.
Sabahleyin, Beni yoklamaya gelen anneciğimin, acı bir haykırışla :''
- Yetişin, oğlum öldü ! ''diyerek bayılır.Babacığım nabzıma ve diğer tıbbi yoklamalarını yaptıktan sonra, ayılan anneme :
'' - Oğlumuz ölmedi. O sadece sarhoş !

olduğumu ve derin bir uykuya daldığımı söyler.

Günler geçtikçe bende gözle görülür, iyileşmenin emareleri görünmeye başlamıştı.Öyle sanıyorum ki bilinçsizce içmiş olduğum, (80)derecelik kolonyanın iyileşmemesebep olduğuna kanaat sahibi (!) olduk.Tıp literatüründe bazı mucizelerin, insan hayatı üzerinde etkili olduğuna dairsöylentiler vardır.Kardeşime gelince :Hastahaneye kaldırılan kardeşimin, doktorların nezaretinde ; olmak üzerehastalığının seyrinde az da olsa bir iyiliğin mevcudiyeti (Varlığı) henüzgörülmemişti. Benim hastalığım ise normal seyrinde devam etmekteydi.Yaşama ümidim de devam etmekteydi.Vücudumdaki (Çıban, yara) misali nesneler de gittikçe çoğalmakta,(Sonradan öğrendiğimize nazaran) ; vücut hastalık zehrini, işbu yaralarvasıtası ile dışarıya vermek sureti ile de iyiliğe doğru gidişatın, devametmekte olduğu gözlemlenmekteydi.Ancak ; kardeşim benim kadar şanslı değildi. Doktorların riyasetinde(Başkanlığında) yapılan yanlış tedavi dolayısıyla, günden günefenalaşan kardeşimin, saçlarının döküldüğünü, gözlerine perdeindiğini, bilahare, kendi elleriyledişlerini yerinden söktüğünü öğrendik. İş işten geçmişti. Başkacayapılacak bir işlem kalmamıştı.Tedavinin hatası ise : yüksek dozda verilen ilaçlardan ileri gelmişolduğunu da bilahare öğrendik.Babamın iştiraki ile yapılan konsültasyon, (AĞIR BİR HASTALIK İÇİN,BİRKAÇ DOKTORUN, BAŞ HEKİM DAHİL) vefatın sebeplerinneticesine (tanımına verilecek karar) için yapılan toplantıdır.Fransızca olarak konuşan başhekim ; huzurda bulunan, müdavim(devamlı doktor ve pratisyenlere) bağırarak :''
- Sizler öldürdünüz bu hastayı ! '' diyerek, hırsından yüzündeki anlamdan,

(Babam fransızca bildiğinden) ; işin fecaatini (yürekler acısını) o anda öğrenmişoluyordu. Durum itibarıyla yapılacak müdahalenin (araya girmenin) bir faydasağlayamayacağını ; feci bir şekilde vefat eden oğlunun ruhunu muazzep(azap çeken, azaba uğrayan) olmaması için ; babacığımın, (Kaderci karakterinden)dolayı, vebalinin (Günahının) doktorlara ait olduğunu kabullenerek, yerigeldiğinde ; gözleri yaşararak, ve üzülerek anlatırdı.

Bugün (Dizanteri) hastalığının, ölümle sonuçlanmasının mümkün olmadığını,İkinci Dünya Savaşı sıralarında keşfedilmiş olan, (Antibiyotikler) sayesindekesin tedavisinin yapıldığıdır.Misal olarak ; İkinci Dünya Savaşı kahramanlarından, İngiltere Başbakanlığınıyapmış olan (Wintson Churcill)'in bu ilaç ile (antibiyotikle) tedavisininyapıldığını, o zamanki gazetelerinden öğrenmiştik.Bu büyük kıymeti haiz ilacın, isimlendirilmesini de şöyle bir espri (nükteli söz)ile anlatırlar .Avrupa'nın bir şehrinde ; muhtelif ülkelerden gelen, hekimlerin (doktorların)yeni keşfedilmiş ve henüz ismi konmamış bu harika ilaca, isim konulması içinbir konsorsiyum (Consortium) = (Ortak Toplantı) yapılmasına karar verilir.Toplantıda ; Türkiye'den de Karadenizli vatandaşlarımızdan olan Dr. TEMEL'da iştirak eder.Günlerce uzayan, uzun müzakerelerden (görüşerek karar verme) bir neticealınamaz. Toplantı Başkanı ; son bir çare olarak, muhtelif ülkelerden gelenhekimlerden, bahis konusu ilaca verilmesi gereken ismin, ne olmasını sorup;almış olduğu cevapları, teker teker not eder.Sıra Dr. Temel'e geldiğinde ; uzun çalışma temposundan, yorgun düşen,yarı uykulu, yarı uykusuz bir biçimde, cevabını, kendisine has şivesiyle :
'' - Penu silin ! '' (Beni silin anlamında) der.Başkan heyecanlanarak ; kürsüsünden, toplantı salonundaki hekimlere hitaben :heyecanla :
'' - Buldum ! İlacın ismini buldum !. Adı da (Penisilin = Penicilline) der.

Bu mucize ilaç bugün hekimlerimizin cankurtaran bir yardımcısıdır.

 Bu minval üzere ; bir söyleyişi de kaydetmeden geçemeyeceğim.Bir heyet muayenesinden geçen bir (Kişiye) yakalanmış olduğu menhus (Uğursuz)hastalığı dolayısı ile çok az bir ömrünün kaldığı, bu müddetin de en fazla beş-altıayı geçemeyeceği söylenmiş. Bunu öğrenen (Kişi) yaşantısında yasaklanmış olduğuturşuyu kurmak üzere eşine bir küp alır. Turşu ; türlü sebzelerden kurulur. Baştasalatalık, (Kornişon), lahana, biber ve pancar (Kişinin) arzuladığı bu sebzelerdenbolca miktarda tüketir. Bunlardan ayrıca iyice mayalanmış olan, turşu suyunu daher yemekte, zevkle ve büyük bir istekle içer.Aradan aylar geçer, Doktorların tespit etmiş oldukları zaman çoktan aşılmıştır(Kişi) bir ara doktorlar ile görüşmek zorunda kaldığında, doktorlar merakla bu zamanzarfında neler yaptığını sorarlar. Hastamız ; gelişigüzel yaşamış olduğunu, herhangibirprogramı olmadığını, Doktorların yasaklamış olduğu, yemeklerinde bolca turşu vesuyunu sarf etmiş olduğunu ifade eder.Doktorlar ; büyük bir merak içerisinde :'' - Göster bakalım, şu turşu küpünü ! '' derler.Turşu küpü, doktorlar tarafından incelendiğinde ; küpün dibinde ölü küçük bir yılanınbulunduğunu gözlerler.Acaba yılanın ifraz (Salgılama) ettiği (ZEHİR)'mi hastayı hayata bağlamıştır.Bu bir mucize midir ?Sonuç ; tıp aleminin inisiyatifine ithaf olunur.Tahsil hayatımı anlatırken, araya bugün anılarımda yaşayan bazı olayları da kaydetmişbulunuyorum.Tahsil hayatımın, hastalığım sebebiyle ; bir yıllık gecikmeden sonra (1937 Yılı) BabamınAnkara'ya atanmasından dolayı ; ilk önce Ankara'nın Kurtuluş semtinde, bilahare(Cebeci) 'de kiracı olarak ikamet etmemizden ötürü, tahsilime devam etmem gereğiyleilk okula kaydım yapıldı. (1938) Yılında dördüncü sınıfı, (1939) Yılını da beşinci sınıfıbaşarı ile bitirmek suretiyle de (ORTA OKULA) devam etme olanağını bana sağlayankıymetli hocalarım, (Öğretmen) gayretlerine ve sonsuz bilgi kaynaklarını, bizeaktardıklarına ve becerilerine borçluyuz.İlk okuldaki hocalarımız olan evvela (Hacer Hanım) . Bilahare (Raşit Bey)'in yetiştirmişoldukları, çok kıymetli öğrenicilerinden, (Yıldız Kenter) , (Özcan Sevgen) gibi kıymetlitiyatro starlarını hatırlamaktayım.

Orta Okul tahsilim (1940) Yılından başlayıp, (1942) Yılına kadar devam eden,(Birinci, İkinci ve Üçüncü Sınıfları) Ankara'da (Kurtuluş Orta Okulunda), (1943) ve(1944) Yıllarında (Dördüncü ve Beşinci Sınıfları) da İstanbul'da (Kızıl toprak Orta(Okulu)'nda tamamladım. Anılarımda, bahse konu olan ; (Şeref Tablosu) çalışkanlığımınbir belgesidir.Ne ilk okulda ve ne de orta okulda tedrisat (Öğretim) bir veya iki, bilemedin üç öğretmennezaretinde yapılırdı.Liseye gelindiğinde ; dersler, branş sahibi öğretmenler tarafından öğretilirdi. Ders sayıları dabir öğrenci için, fazla idi. Şöyle ki , sayacak olursak :1 - Edebiyat2 - Tarih3 - Coğrafya4 - Biyoloji5 - Matematik6 - Lisan7 - Psikoloji8 - Astronomi9 - Askerlikle10 - Beden Eğitimi11 - Müziksayılabilir.

Lise başlangıcı sayılan, (9)'uncu sınıfı , büyük bir arzu ve gayretle (10)'uncu sınıfa geçmeyibaşardım. Samimiyetle ifade etmem gerektiğinde ; yukarıda saymış olduğum derslerden sadeceEdebiyat, Tarih ve Lisan derslerini seviyordum.Onuncu sınıfta derslerin çokluğundan, bunalıma girdim. O sene (1946) eski tabirle (Deyimle)'' Ademi devam'' denilen , Okula devamsızlıkla ile ve kırık not dolayısıyla sınıfta kaldım.Onuncu sınıfın, (İkinci Yılı)'na ait anılarımı anlatmadan evvel, derslerini sevdiğim çokkıymetli öğretmenlerimin adlarını, burada anmak isterim.En sevdiklerim derslerinden olan, edebiyat hocamızın, (Öğretmenimiz) Eflatun Cem Güneyile Yahya Saim Ozanoğluydu.Çok kıymetli öğretmenlerimizden ; Yahya Saim Ozanoğlu'nun yazmış olduğu şiirlerindenbir tanesi hala hafızamdadır. Şöyle :

Ne ki mevcut ise : iyi, doğru, ve güzelArayan fikri, bulan ruhu, seven sevgiliyiBize bahşetmiş olan Hazreti Rahmana şükür kiYeri halk etti, barınsın diye varlığımız...

Tarih dersine gelince ;Bugün dahi Orta Okul ve Liselerde Tarih dersi (Cumhuriyet Tarihidersi istisna edilirse, ezbere dayanan bir sistem içerisinde tedris (ders verme, okutma,öğretme)edilmektedir. Öğrenciler müfredat (Dökümlü ve Ayrıntılı) listelerinde bulunan, derslerkarşısında , tarih dersine, daha az önem verdiklerine şahit olduk. Daha doğru bir tabirle(deyimle) Tarih Dersi, ikinci derece derslerinden sayılmaktadır.Tarih dersini sevdirmenin öğrencinin ilgisini çekebilecek, öğretmenlerin bilgi ve kabiliyetinebağlı olacağı, kanaatini de halen taşımaktayım. Ezber hususu ; öğrenicileri beyin yorgunluğunasevk' etmektedir. Psikologların bu husustaki çalışmaların bulunduğunu biliyorumHatta bir öğretim kurumuna bağlı bulunan, psikologların, öğrencilerin öğretime karşı tepkileriniokula ve sosyal çevrelere intibaklarını, (Uyumlarını) izlemek suretiyle önlem almaktadırlar.Psikologlar ; bilimsel psikolojinin gerektirdiği pek çok alanlarda uygulama imkanına (Olanağına)sahiptirler. Bu arada pedagogların da eğitimde pedagoji uygulamalarının etkinliği bakımındanincelenmesi, zeka düzeyinin ve gelişiminin, karakter bozukluklarının analizi, dil bozukluklarınındüzeltilmesini amaçlamaktadır.Cumhuriyet eğitiminin esası , Atatürk'ün (1922) de (BURSA ÖĞRETMENLER BİRLİĞİ)'ndeki konuşmasını şu cümleleri ile belirtir.

'' - Öğretmenler ; Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için zeminhazırladı. Hakiki zaferi siz kazanacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarımın sarsılmaz bir imanlasizi takip edeceğiz. Sizin karşılaştığınız her engeli kıracağız. ''

Eşsiz insan, büyük önder ATATÜRK bu sözlerini Cumhuriyetin ilanından evvel MilliMücadelemizi sürdürürken sürdürürken söylemesi, calibi dikkat (Dikkat Çeken) bir durumuifade eder. Anayasamızın, ( Eğitim ve Öğretim hakkı ve Ödevi) bahsinde :'' - Eğitim ve öğrenim ; Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitimesaslarına göre ; Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. ''Başka bir paragrafında :'' - İlköğretim : kız ve erkek, bütün vatandaşlar için zorunludur. DEVLET OKULLARIPARASIZDIR. Diğer bir paragrafında ise :
'' - Eğitim ve öğretim, kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ileilgili faaliyetleri yürütür. '' Madde : 42 ''Tarih dersi dedik, nerelere geldik...Lise ikinci sınıfımızın tarih hocası (Öğretmeni) ; (BABA RAŞİT) namı ile maruf(Herkesçe bilinen, ünlü) çok değerli, bir öğretim görevlisiydi.Dün gibi hatırlamaktayım. Dershanemize ilk defa geldiğinde, iri cüsseli bir vücuda sahip,mavi gözlerinin üzerindeki kalın kaşları ve insanın yüreğine işleyen bakışları ile öğrencileribüyüleyen kişiliğe sahipti. O güne kadar ezber yolu ile çalıştığım, TARİH dersinin sistemini değiştirerek, tarih öğretmenimizin etkisi ile bundan böyle ; araştırmacı biröğrenci olmaya karar verdim. Bu kararıma sebep olan Tarih Öğretmenimizin büyük etkisi(BABA RAŞİT)'e aittir.İlk derse girdiğinde ; 0toriter davranışından ötürü, kalabalık sınıfımızın uğultusu aniden kesilmişti.Amfiteatr biçimde düzeneğe sahip olan dershane kürsüsünün önünde öğretmenimizin ufakadımlarla gezinerek, öğrencilere ; üç adet tarih sorusunu sordu. Bu sorular zihnime bıçakgibi saplanmış, aradan geçen yıllara rağmen, hafızamın (Belleğimin) en derin köşesindemahfuzdur (Saklı, Gizli)'dir.Tarih hocamız (Öğretmenimiz) Baba Raşit'in ilk sorusu '' Tarih nedir ? '' İkinci sorusu ,'' Türk nedir, Kimdir ? '' Ve üçüncü sorusu da '' İstiklal Marşımızı başından, sonuna kadarokuya bilir misiniz ? ''Kalabalık sınıfımıza yönlendirdiği bu sorulara o gün layıkıyla cevap verebilecek biröğrencinin, (Bende dahil olmak üzere) çıkmadığını, bugün acı bir gülüşle hatırlamaktayım.Öğretmenimizin dershanede yürüyerek sorduğu bu sorulara, tatmin olunacak cevaplarıalamayınca, yürüyüşüne son verip, kürsüdeki yerine geçmek suretiyle , oturduğu yerden,biz öğrencilere, sorularının açıklamalarını sırası ile davudi (Gür ve kalın) bir sesleetraflıca anlattı.Birinci sorusunu özetleyerek ; '' Tarih nedir ? '' sorusuna :'' TARİH ; insan cemiatlarını (topluluklarını) Zaman ve mekan (Yer) göstererek,hayat ve harslarını (Kültürünü) sarih (Açık) bir surette anlatan bir İLİMDİR. ''Bu tarifi bugün de aradan pek çok yıllar geçmesine rağmen, eksiksiz olarak belleğiminbir köşesinde saklıdır.İkinci sorusu ise ; bir tarih dersini kapsayacak, zaman içerisinde, öğrencilerin pür dikkatnazarları (Bakışları) karşısında , tatlı ve samimi bir ifadeyle , peygamberlik tarihinietraflıca izahatta bulundu. Bütün öğrencilerin meraklarını celb'eden konu, zaman zamanalkışlarla kesilerek, tek bir vücut teşbihi (Benzetme) ile Türkün menşeini (Kökenini)(Kaynağını) büyük bir hazla hatmettik. Şöyle ki :Konumuzun esas kahramanı olan ; NUH Peygamberin (a.s) üç oğlu vardı.Bunların adları : SAM , HAM ve YAFES idi.Tufan olayından sonra ; NUH Peygamberin gemisi ; Cudi Dağı'nın tepesine oturdu.Evvelce de söylediğimiz üzere : Nuh'un üç oğlu olup ; onların da üçer oğulları vardı.Nuh'un dokuz torunu olduğunu biliyoruz.SAM 'ın Oğulları : Arap, Fars ve Rumların babası,HAM'ın Oğulları : Kıpti, Sudan ve Berberilerin babalarıYAFES'in Oğulları : Saklep, Yecüc ve Mecüc ve Türklerin BabalarıDemek oluyor ki : TÜRK'ler YAFES Oğullarından türemişlerdir.

Haydarpaşa Lisesinin günlük ders saatleri : 08'3o da başlayıp, Saat : 16'oo ya kadardevam ediyordu. Öğlen yemek tatilinden sonra ; Saat : 13'3o da başlayıp 16'oo ya kadargeçen süreye ise (MÜTALAA ) dediğimiz, (OKUMA ve İNCELEME) saatlerin de de(MUALLİM MUAVİNİ) = (ÖĞRETMEN YARDIMCISI) 'nın nezaretinde (Gözetiminde)Tarih dersimizin üçüncü sorusu olan ; (İstiklal Marşımızı) ciddi bir görev anlayışı içerisinde,'' Kırkbeş Mısra, 10 Kıtadan ibaret '' şiirini ezber olarak bütün sınıf öğrenicileri öğrenmişti.

Eğitimimizin derslerinden olan Biyoloji dersini, esefle ifade ederek, sivil hayatımda banahiçbir yararı olamayacağı kanaatini daha başlangıcında sezmiştim.Tahsil hayatımın en acı gün ve yıllarını, ruhumda açtığı yara ile yaşamanın anılarınıanlatmadan evvel ; ( 18.5.2009) tarihli (POSTA GAZETESİ)'nde yayımlanan bir haberiniıttılaınıza (Öğrenmenize) sunuyorum :'' HER 100 ÖĞRETMENDEN 23 'ü ÖĞRENCİSİNDEN ŞİDDET GÖRÜYOR 'haberini konumuza açıklık getirmek için yazıyorum :'' Türk Eğitim-Sen'in yaptığı araştırma, öğretmenlerin okullarda öğrencilerinden şiddetgördüğünü ortaya çıkardı. Her 100 öğretmenden 23 'ü (Öğrencimden Şiddet Gördüm)dedi. Öğretmenlerin yüzde 65,1 'i öğrencisi tarafından sözlü şiddete, yüzde 16,9 'upsikolojik şiddete, yüzde 14,4 'ü fiziksel şiddete, yüzde 3,6 'sı da cinsel şiddete maruzkaldığını ifade etti. Öğrencilerin uyguladığı fiziksel şiddet yumruk ve kafa atma şeklindeortaya çıkıyor. ''

Haydarpaşa Lisesi 10 'uncu sınıfında , öğrenicilerin deyimleriyle (İki Seneliklerdendim)Biyoloji dersine gelen, (N.E) karakteri yönünden bir açıklama yapmam gerekirse ;kabaca bir sıfat olan (KULAMPARA) teşhisini yapmak, yalnızca benim görüşümolmayıp, bütün sınıf öğrenicilerinin de kanaatleri bu merkezdeydi.Konumuza açıklık getirmek için ; Farsça (GULAMPEREST) kelimesini irdelediğimizdebu deyimin Türkçede (Kulampara) olarak sözlüğümüzde yer almıştır.(Kampara) kaba dilde (Oğlancı) anlamında kullanılır.Deyim ; cinsel ilişkilerde, küçük erkek çocuklarını yeğleyen (Kişileri) tanımlar.

Konumuza muhatap olan, Biyoloji Öğretmeni (N.E) ekseriya kalın gözlüklerininüzerinden, alaycı bir tavır takınarak, bir elinde kalın baklalı kehribar tespihini, kalınparmakları arasında, teker teker şakırdatarak, diğer eli de Pantolon cebinde olmaksuretiyle :'' - Anlat bakalım yavrum ! '' diyerek sorularını sorardı.Öğretmenimiz ; etkin otoritesine güvenerek, bütün sınıfı sindirmişti. Öğrenicilerindenherhangi bir tepkimeye maruz kalmamıştı. Bundan ötürü de ''İhtar'' ve ''Ceza'' yamüteaallik (ilişkin) bir durum meydana gelmemişti.Arada bir ; oturmuş olduğu bir � iki basamak merdivenli koltuğundan inerek, sınıfınkara tahtası önündeki önündeki , ayakta imtihana tabi tuttuğu öğrenciyi, güya taltif(okşama, gönül alma) maksadı ile yanağından bir makas alması, öğrenciler tarafındanhiçbir zaman aleyhte (karşı) bir olay olmamıştı.Ancak bu duruma karşı çıkabilecek babayiğit bir öğrenci çıkmamıştı. Benim yaşamışolduğum olaya kadar...Öğrencilik yaşantıma devam ederken ; yoklama sırası bana geldiğinde, öğretmenimiz,
'' - Kalk bakalım, 805 numaralı yavrum ! '' diyerek beni kara tahtanın önüne dikti.Biyoloji dersimizin konularından olan soruyu, öğretmenimiz (N.E.)'' - Canlıların gıdalarını almak bakımından kaça ayrılır yavrum ! '' sorusuna cevaben ben :'' - Üçe ayrılır hocam ! '' dedim, öğretmenimizin yüzünde beliren alaycı bir tavırla,
'' - Birincisi ne ! Dedi. Ben de cevaben :
'' - Herbivorlar ! Dedim.'' - O nedir yavrum ? Dedi.

'' - Ot yiyenler !. Dedim. '' Öğretmenim alaylı sırıtmasına devam ederek ;
'' - Peki ikincisi ne ? '' sorusuna :
'' - Karnivorlar ! '' dedim. Öğretmenim ciddi bir tavra bürünerek, peki o nedirdedi. Cevaben ; '' Et yiyenler dedim.'' -
'' - Ya üçüncüsü ne ? '' dedi. Öğretmenimin göstereceği tepkiyi göze alarak ;
'' - Bok yiyenler ! '' dedim.Bu cevabım üzerine ; kürsüsünden büyük bit hışımla inerek, yanıma gelmesiancak bir-iki dakika olmuştu. Tahta önündeki duruşumu bozmadan, İki yanağımda,şaklayan şamar sesinin arkasından , acıyı duymam ayni anda olmuştu.Ancak ; iki şamarın acısını, uzunca bir zaman unutamadım.Hırsına mani olamayan, öğretmenim :'' - Şu andan itibaren, benim derslerimde bulunma hakkını kaybettin. Ben bundansonra derse girdiğimde, sen dershaneden dışarı çıkacaksın !.Ültimatomunu verdi ve dediğini, sonuna kadar uyguladı.Müdüriyet tarafından da (Tard'ı Muvakkat) denilen (CEZA) ile de bir haftaokuldan uzaklaştırıldım.Bu olayın husule getirmiş olduğu menfi durumları, yazmaktan imtina ediyorum.Yıl sonu geldiğinde : karnemi aldığımda, bütün derslerden geçtiğimi ancak(BİYOLOJİ) dersinden, ikmale kaldım.Bütün derslerden iyi not almam ; okuma hırsım ve başarıya yatkın olmamkarakterimden dolayı, ikmal imtihanlarına kadar olan müddet içerisindetabir caiz ise ; biyoloji kitabını ezberlemek , benim için işten bile değildi.Bu ruh haleti içerisinde, cesaretim yerine gelmiş, kendime karşı olan güvenimartmıştı. Her neyse !...Zaman denilen mevhum, çarçabuk geçmiş, imtihan günleri gelip, çatmıştı.İmtihan ; lisemizin geniş bir salonunda, yeşil çuha ile örtülü, camlı bir masaönünde ; bir tarafına,imtihana tabi olacak öğrenci karşı tarafına da mümeyyiz(Sınavda bulunup ; öğrencinin bilgisine karşılık , notla derecelendiren kişi)otururdu. Sorular matbu (tab'olunmuş,basılmış) kartlara yazılıp ; kutular içinekonulmuştu. Öğrenci bu kutular içinde bulunan kartlardan üç adedini çekerek,kartlarda yazılı olan soruları cevaplandırırdı.Ben kendime karşı olan sonsuz güvenim içerisinde ; sıranın bana gelmesinibekliyordum.Sıra bana geldiğinde ; beni imtihan edecek mümeyyizin, (Öğretmen Yardımcısı)karşısına geçtim. O esnada , imtihan kapısı açılarak ; içeriye biyoloji hocamız(Öğretmenimiz ) (N.E) girdi. Ve mümeyyize hitaben.
'' - Müsaade eder misin ? Bu öğrenciyi ben imtihan edeyim! '' dedi.Mümeyyiz, büyük bir hürmet gösterisinde bulunarak, yerini (Hocam N.E)'yebıraktı. Zira ; (N.E.) okulda sayılan öğretmenler arasında temayüz (kendinigösterme, sivrilme) etmişti.Öğretmenim, kalın gözlüklerini, gözlerine yerleştirirken, ben gayriihtiyari,(istemeksizin) soru kutusuna uzandığımda ; (N.E) elime vurarak :'' - Soruları ben soracağım.!'' dedi. Ben, mütevekkilane (İşini Allaha veyaoluruna bırakan, kadere boyun eğen kişi) sıfatına bürünerek, sorularıbeklemeye başladım. Öğretmen :'' Nerede oturuyorsun ? Dedi. Ben de cevaben :
'' Göztepede !. '' dedim.'' Göztepe'de uzun bir çayır vardır ve içinde kertenkeleler dolaşır. Sen bir taşatıp ; kertenkeleyi ikiye böldün, bu durumda kertenkelenin, ikiye bölünmüşkısmı da hareket eder. Neden ? Ben de cevaben ;
'' - Hocam ben bir defa hayvanları taşlamam, cevabıma gelince ;sürüngenler

.bahsinin, sinirler kısmında... derken sözümü keserek ;
'' - Geç bu soruyu bilemedin. Şimdi ikinci soruma cevap ver ! ''
Sorusuna yine uzunca bir girizgah yaparak ;
'' - Çayırınızda ; ucu-bucağı belli olmayan, bir kurşun borunun içinden, terkossuyu akmaktadır. Yalnız kurşun borunun bir yerinden delinmiş olup ; bu sudışarıya akmaktadır. Bu durumda ne yaparsın ? Dedi '' Cevabım :
'' - Parmağımla basarım '' dedim. Bunun üzerine, bana doğru bir hareket yaparak,başıma ufak bir fiske vurdu ve
'' - Su tazyikli geliyor, parmağınla mani olamazsın ! '' dedi. Bunun üzerine tekrarsöz alarak ;
'' - Kurşun borunun, delinen kısmın sağını ezerim ! Dedim. Buna cevaben de hocam :
'' - Suyun yönü solundan geldiği için, akmasına mani olamadın. Bu soruyu dabilemedin !. '' Dedi. Ve ikinci defa kafama, ufak bir fiske vurdu.İmtihanın havası gerginlemişti. Bu duruma rağmen, hoca (Öğretmen) üçüncü sorusunusormakta gecikmedi. Yapmacık bir hareketle : zafer kazanmış bir kumandan edası ileve güya acıyarak;
'' - Yavrum, eline bir iğne alıp, etine batırdığında ne çıkar ? Kan çıkar değil mi ?Şimdi sen bana tekerrür (Tekrarlamadan) etmeden, kanda bulunan, organik veinorganik maddeleri say ! ''İmtihanın başından itibaren benimle , kedi-fare oynar gibi oynayan, öğretmenimeyakışmayacak bir şekilde, sağ elimi hocaya (Öğretmene) doğru sallayarak :'' - Kitabımızda böyle bir tanım yok !. Dedim. Kan tepeme çıkmıştı sanki...Öğretmen :'' - Getirin biyoloji kitabını ! Diyerek, mümeyyizlerden yardım talep etti.Kitap geldiğinde ; mağrur (Büyüklük taslayan, kendini beğenmiş) bir ifade ileKitabın ''KAN BAHSİ'' bölümün, dip notunda, küçük hurufat (Matbaa Harfleri)'larlayazılı kısmı bana ve mümeyyizlere gösterdi. Bana son sözü :
'' - Allah yardımcın olsun ! '' dedi. Ve imtihan odasını terk etti.Sonuç belli olduğunda ; iki senelik olmam hasebiyle tahsil hayatım sona erdirilmişti.Sosyal yaşantımızda ; türlü, türlü karakterlerde insanlar vardır. Bunların arasında iyiolanı da vardır, iyi olmayanı da...Yeri gelmiş iken, öğretmenler arasında da bukarakterde kişile bulunabilir.Biyoloji öğretmeninin davranışları yüzünden ; ''Okuma Hakkımı'' büsbütün kaybettimSınıf arkadaşlarımdan, hatta sıra arkadaşım olan, (Rahmetli) Yıllarca Hürriyet GazetesiMes'ul Müdürü, gazeteci, yazar ayni zamanda avukat olan arkadaşım, Nezih Demirkent,ile bir karşılaşmamızda ;
'' - Neden kendini feda ettin ''
 Bico'' dedi. Ben de cevaben :
'' - Sizler, sizin gibiler için !. '' dedim.Bu sırada askerlik çağım gelip; çatmıştı. (1949) Askere gitmemek için, bir yıl İSTİKLALLİSESİ'nde samiin (Dinleyici) olarak devam ettim. Okul paralı olduğundan, (Rahmetli)babacığımın bu fedakarlığına layık olamadığım için, bu gün dahi , zaman zamanüzülürüm.Bu arada o zamanki tabiri (Deyimi) ile Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) birkanun çıkarmak sureti ile ben ve benim gibi okuma hakkını kaybetmiş öğrenciler içinbir imtihan hakkını tanınmıştı.Eylül ayının ilk haftasında imtihanlar başlamıştı.Benim gibi, Göztepe'de ikamet edip ; sabahın köründe, (Kabataş Erkek Lisesi)'deimtihana tabi olmak, adeta ; (Şeytan Azapta Gerek) deyimine uygun düşüyordu.Beni imtihana tabi tutacak öğretmenin, bu liseye atanmasının, çok yeni olduğunu,Kabataş lisesinde okuyan öğrenicilerin, bu öğretmenin karakteri hakkında, henüzherhangi bir kanaate sahip olamadıklarını, ifade etmişlerdi,Bahis konusu edilen öğretmenin ; görünüm itibarı ile tahminen kırk yaşının üzerinde

güzellikten yana nasibini alamamış, matruş, kakavan (Sevimsiz) suratlı, bayan sıfatınıhaiz öğretmenin huzuruna çıktığım zaman , imtihana tabi olmadan evvel ,'' - Oooooo !.. Meşhur Göztepeli (BİCO) sen misin ? Demişti.Bu minval (Gidiş, yol) üzere sonuç olarak; kısaca ifade etmem gerekirse ; girmişolduğum biyoloji dersinden, başarı (!) gösteremeyerek, (Tahsil Hakkımı) tamamı ileve kesinlikle sona erdirilmiş olduğunu üzülerek, bu seferde şansımın yaver gitmediğini,Evvelce, başlangıçta hocaya (Öğretmene) karşı yapmış olduğum fevri (acele) harekettendolayı, ceremesi bana pahalıya patlamıştı.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !